hediye's profileEuzübillahiminesseytanir...PhotosBlogListsMore Tools Help

Euzübillahiminesseytanirracim Bismillahirrahmanirrahim

hediye

Photo 1 of 23
More albums (1)
No list items have been added yet.

Acı / Seni de Vururlar Bir Gün Ey Acı



Seni de vururlar bir gün ey acı
Uçuşup durduğun kanatlarından
Sazın sözün türkülerin tükenir
Ellerin koynunda kalakalırsın

Şakaklarına kar yağıyor bilesin ey acı
Gül açan yüzlerimizde
Göğeriyor rengin senin de

Biz seni
Tâ eskilerden tanırız
Hani göğüslerimize taş olur inerdin
Avuçlarımızda hira dağıydın

Al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde
Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin

Biliyorum
Hiçbir tarih yazmayacak
Ve bir sır gibi kalacak yakılan kitaplarda
Göbek bağı anasından henüz çözülmemiş bebelerimize
Mitralyözlerin washingtondan ayarlandığını

Seni de yakarlar bir gün ey acı
Bir taptuk kul gözlerinden vurursa
Parmakların eğri ağaç tutamaz
Çığlıkların çağlar aşar duymazsın

Ve ben biliyorum
Örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı

Ve İbrahimin baltasını
Ben biliyorum

Nereden başladı bu kesik dans
Ve bu dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü
İnsanlar kim?

Kim kimin yanında
Kim kimin karşısında

Meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim

Üsküdar kız lisesinde okuyan genç kız
Çantasında kimin fotoğrafını taşıyor

Kadıköy vapurunda sigara tüttüren delikanlılar
Neden gülüyorlar ki

Seni de vururlar bir gün ey acı
Filistinde sapan taşlı çocuklar
Dalın, kolun, fidelerin, budanır
Kuru bir kütükle kalakalırsın

Öyle bakmayın balkonlarınızdan
Fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu,
Damarlarımızı yırtıyor
Tuna nehri, onulmaz boşnak sızıları
Pompalıyor yüreğime

Pilevne türküleri ağıtlara dönüşürken,
Çeçenyada yiğitler
İnancın, emeğin ve aşkın
Kılcal damarlarına ulanıp sustular...
Ve ne Bağdattan
Ne Şamdan
Ne Mekkeden
Ne Diyarıbekirden
Ne istanbuldan
Ne Buharadan
Bunca telefon direğine rağmen kimse kimseyi
Duymuyor

Seni de vururlar bir gün ey acı
Halepçede soldurulmuş gül gibi
Bu sevdaya düşsen sen de yanarsın
Suskun, sıcak, uzun yaz geceleri

Ve siz
Ey analar,
Siz, gecelerinizi böler çocuklarınıza ninniler
Söylerdiniz

Hani siz, fatihler doğururdunuz...

Gelin-kızların giysileri kirletildi
Çocuklar hep yetim kalıyor

"Elem yecidke yetimen feava"

Ve ben biliyorum
Ben biliyorum
İstanbulun
Bağdatın
Diyarıbekirin
Mekkenin
Birbirine nasıl bağlandığını, nasıl çözüldüğünü sonra
Ey insan
Ey insanlık
Ayağa kalk

Kolları ve bacakları budanmış delikanlıları
Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları
Gözleri uyur gibi kapanmış, kan pıhtıları içindeki bu
Çocukları

Gelişmiş laboratuarlarınızda dikkatle inceleyin
Ve bir gün
Bu dünya
Gül bahçesine dönecek
Bunu böylece bilin ve
Unutmayın

Ferman Karaçam

ZAMAN PARADOKSU

                                                             


                                                         
George Carlin Amerika'da 70 ve 80 li yılların bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. 11 Eylül den (9-11) ve karısının ölümünden sonra şöyle yazmıştı.
Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz :
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin
karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.

Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.

Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar
yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.

Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.

Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.

Gül Düşleri

 
 




Hatırımıza düştün hatırına düşür bizi.

Sevdik seni, sevindir bizi.
Uzaktayız yakınına vardır bizi; yandık pınarına kandır bizi.
Sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandır bizi serin kuyulardan; koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır bizi derin uykulardan.
Gözyaşı değil nice demdir gözümüzden akan; belki eriyip biten ruhumuzdur damlayan!..
Gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az.
Gül düşleri görelim gül gecelerinde, Gül'ün aşkını derelim gül hecelerinde.
Gözü sürmeli ile ağlayanın arasına gül serpelim, güle yeminler edip. Gönülleri yıkayalım gül suyuyla. Gönüldendir şikayet kimseden feryâdımız yoktur.

Gönlüm ki Gül'e hasret... Üçüncü halin imkansızlığında... Ve kozanın amansız yırtılışında...

Cevher Gül'e düştü, mıknatıs bana, güzellik Gül'e, sevgi bana... Güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları... Güzelliğimi arttır benim Gül'üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi... Senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle. Genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi.
Bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. Düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; geldir bizi her halde gel ya yanına çek beni!. Gel Efendim! Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!..

Gönül ki Gül'e hasret...

Güzellik kendisine sıfat değil ad olan... Gül olmayınca bahçeler berbad olan...

Bakışındandır başlangıcı bütün hadiselerin; ve en büyük yangın aşkının bir kıvılcımından...
Dönüyorsa gökler bir yüzük halkasınca, ve dönmedeyse içinde ne varsa, kaşındandır yüzüğün, inci tanesi kaşından... İyi hal de hatırlatıyor seni bize, kötü hal de; korktuğumuzda da sevgin var içimizde, umduğumuzda da... Gözyaşlarımız gözbebeklerimizi boğazlıyor sensiz, duru şaraplar içinde zehirler yutuyoruz... Gökkuşaklarını toprağa gömenler de, nurunu ağızlarında söndürmek isteyenler de senden öte sınavlarda değiller aslında. Nefis kendini içine üflemekte daim...
Gülü kendi sesinde solduranların seni beklemekle geçecektir yüzyıllar süren ömürleri. Ah bir bilseler!.. Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü'yâ gördüm.

Gönüller ki Gül'e hasret...

Gönül ki kana boyandı, ve Gül'ün aşkına yandı...

***

Aşk, bir Gül'ün adıydı... İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü!.. Gel ey, unutma bizi!... Seni bir seven aşkına sev hepimizi!.. Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim... Seni sevdiğim gibi...

İskender Pala

insan vav şeklinde doğar

 

İnsan vav şeklinde doğar,


bir ara doğrulunca kendini elif sanır

İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar.

Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.



İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.



Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.



İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.



Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.



Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.



Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış,

Rabbi onu imanla doldurmuştur.



Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.



Manayı bilmeyenler vav diyemez vav derler..


Buna anlamca vaveyla denir.


Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.



Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.


Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.



Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.


Ve Allah insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.



“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”



Başkasının önünde eğilmek ne zordur.

Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır.

Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?



İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;



“Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”



Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”



Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.



Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde…

 

 



 

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır

 
On Beş Yılı Karşılarken

Kim derdi yarılsın da nihayet yerin altı,
Bir anda dirilsin de şu milyonla karaltı.

Topraklaşan ellerde birer meşale yansın.
Kim der ki şu milyonla adam birden uyansın.

Kim derdi seher yıldızı doğsun da bir evden,
Kaçsın da cehennemler o bir dalma alevden,

Canlansın ışık selleri olsun da o damla
Beş devletin öldürdüğü devlet bir adamla.

Kim der ki en son rakamlar da delirsin.
On beş asır on beş yılın eb'adına girsin.

Dünyaları bir fert evet oynattı yerinden,
Sarsıldı demirler evet azmin demirinden.

Mazi yıkılıp gitti evet fesli, kafesli:
Lâkin bugünün ey granit bünyeli nesli,

Bir şey ele geçmez şerefin sade adından.
Sen arşı bırak, varsa haber ver kanadından.

Gökten ne çıkar? Gök ha büyükmüş ha değilmiş,
Sen alnını göster ne kadar yükselebilmiş.

Gökler çıkabildin, uçabildinse derindir,
Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir.

Bahsetme bugün sade dünün mucizesinden,
İnsan utanır sonra yarın kendi sesinden.

Asrın yaşamak hakkını vermez sana kimse;
Sen asrını üstünde izin varsa benimse;

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak,eğer uğrunda ölen varsa vatandır.

Mithat Cemal Kuntay






ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle "bu: bir Avrupalı"

Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya'yla beraber bakıyorsun; Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,

Maske yırtılmasa halâ bize affetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i ilahi o metin istihkam.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;

Bu göğüslerse Huda'nın ebedi serhaddi;
"O benim sun'-i bediim, onu çiğnetme" dedi.

Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makber'i kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.

"Bu, taşındır" diyerek Ka'be'yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsan oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki, a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmed Akif Ersoy


21.yy.da Mus'ab Olmak

Varlikli bir ailenin nazli cicegi…

Ikiyüz dirhemlik kiyafetleriyle mekkelilerin hayranlikla seyrettigi…

En iyi giyinen, en güzel kokulari süren, en yakisikli olan, annesinin gözbebegi…

mekke sokaklarini aydinlatan yüzü islamin nuruyla daha bir parlak olmustu, gönlündeki caglayani saklamaya calismissada icine sigmayan hakikatler disariya akmis ve Erkamin evinde, kainatin Sultaninin önünde Kelime´i sehadet getirdigi anlasilmisti…

Devrin ölcüsüne göre sucluydu Mus´ab, binlerce putu bir kenara itip bir olana taptigi icin, Muhammed bir kuldur ama Rasuldür dedigi icin sucluydu Mus´ab ve cezasini teline dahi kiyamayan annesi tesmisti. Biricik oglunun müslüman oldugu haberini duuyan anne öfkesinden adeta cilgina dönmüstü,aydinligin sizamadigi kalbi catlarcasina carpiyordu…

ne bilsindi annesi, Musab Muhammed´ul Emini görmüstür, onun tarafindan görülmüstür… öyle bir bakmistirki gözlerine o efendiler efendisi… öyle derin bakmistirki… yillardir bosluga dogru akan bir nehirdi… Nehirler özledikleri yere akarlar… Musab bulmustu… okyanusunu bulmustu.. sonsuz ummanini bulmustu…


annesinin hapsettigi odada neylesindi Musab aydinligi gönlünün nuru parlarken… yüregi zenginken neylesindi satafatli elbiselerini , o sonsuz hazineyi bulmustu… ne bilsindi annesi.. imanin güzelligini… lezzetini…vazgecilmezligini. ..

bir tarafta mekke müsriklerinin, bir tarafta annesinin baskisi… bunlar degildi belki Musabin kalbini sizlatanlar ama hicret ediliyordu ve müslümanlar bölük bölük ayriliyorlardi vahyin kalbinden… kalinirmiydi burada, Rasulullahin dostalari bir bir habesistana giderken… geri kalabilirmiydi Musab…

bir yolunu bulup sevgilisinin emri üzere hicret etmisti… mekkenin toptan iman ettigi ve zulmün kalktigi yalan haber mekkeli müsrikler tarafindan yayilinca hemen dönüp gelmis, ama mekkede iskencelerin arttigini ve müslümanlar icin artik hayat dayanilmaz bir hal aldigini görmüstü…

baskilar, iskenceler, sikintilar, maddi imakansizlikalar, acliklar… döndürebilirmiydi Musablari dininden…tekrar karanliga hapsedebilirmiydi onlari… ne bilsindi annesi ve ne bilsindi mekke müsrikleri… imanin güzelligini… vazgecilmezligini…

Eski lüks hayatini geride birakan Musab Islamin ilk ögretmeni olarak önce medine sokaklarini sonra medine haklinin gönüllerini nurlandirmisti…

Bedir Kahramani ve Uhud sancaktari olarak gökyüzünde bir yildiz olarak yerini almisti. O yildizlar kusaginin arasinda ki Peygamber Efendimizin ” hangisine tutunursaniz dogru yolu bulursunuz”…

Ve öldügünde Musabin üzerinde kefen olak tüm vucudunu örtmeyen bir hirka vardi… Bu Durumu gören Hz. Muhammed söyle dedi:” Ey Mus´ab! sen mekkenin en sik ve zarifiydin, Muhakkak ki ve Rasulünün sevgisi sana bütün dünya güzelliklerinden daha degerli geldi.”

21 Yüzyilda Mus´ab olmak…

Canimiz, malimiz, annemiz, babamiz sana feda olsun ya rasulALLAH sözünü caglar ötesinden bu güne tasimak… anadan, yardan, serden gecmek, Mus´ab gibi… satafatli ve lüks bir hayati geride birakmak…adimlamak, yürümek, kosmak sonsuz ummana dogru, Nehir olmak, cosmak, caglamak, aramak ve bulmak… dosdogru olmak, Mus´ab gibi…

Musab olmak… depresyonlarin, sikintilarin, bosluklarin,manevi huzursuzluklarin kol gezdigi su cagimizda “islam”i kesfetmek,yeniden aydinlanmak islamin nuruyla, yeniden kalplere huzuru, ferahi, davet etmek, aydinligin kalblerimize süzülmesine izin vermek yeniden, tüm kara lekeleri gözyasiyla yikamak, ve yeniden baslamak hayata. Bütün cilelere, sikintilara ragmen, direnmek, vacgecmemek, taviz vermemek…

tipki Musab gibi 

alinti-muhabbetullah.com

“Rabbena Atina…”

     

 

       Mevlüde MERİÇ

GÖZLERİM KABE’DEYDİ. Dua ederken zamanla yarışıyor gibiydim. Ne de olsa çok az vakit kalmıştı. Elimden geldiğince değerlendirmek istiyordum. Bu tavaf veda tavafı değildi ama veda tavafına da sayılı günler kalmıştı.

Bir aydır buralardaydık. Yaptıklarımızı şöyle bir saysam epey zaman alacak olmasına rağmen çok az şey yapmışız gibi hissediyordum. Daha doğrusu eksik olan bir şeyler varmış da, ağacın meyvesi gibi küçük ama önemli bir şey varmış da onu yakalayamamış gibi hissediyordum kendimi.

Medine’de salavatlar okumuştuk. Başta Mescid-i Nebevi olmak üzere bir sürü mescidi ziyaret etmek nasip olmuştu. O mescitlerin mazisini, sahabelerin anılarını dinlemiş; içlerinde yaşananların manasını düşünmüştük. Mekke’ye varırken Habibullah’ın bu şehirde çektiği eziyeti, Sevr dağına bakarken Ebu Bekir’in endişesini hissetmeye çalışmıştık. Hira’ya bakarken “İkra bismi rabbikellezi halak” demiştik. Mescid-i Haram’da defalarca namaz kılmıştık. Kabe’ye bakmaya doymamıştık ama alışmıştık. Ve alıştığımız için belki daha da çok özleyecektik. Hayatımızda nadiren yapabileceğimiz ibadetler de etmiştik; Hacc’ımızı elhamdülillah çok rahat ve kolay geçirmiştik. Şeytanı da taşlamıştık izdiham yaşamadan.

Ama anlayamadığım bir boşluk ve eksiklik hissediyordum. Daha ne olması gerekir ki diye mantık yürüttüğümde eksik bir şey bulamıyordum ama Kuran okuduktan “sadakallahul azim” der gibi; veya sofradan kalkarken dua etmek gibi bir şey arıyordum. Ayrılmadan önce görülecek bir incelik, veya edilcek bir dua, veya başka bir şey. Ayrılmaya günler kala herkesi garip bir hüzün kaplarmış ya, beni hüzün değil de garip bir panik kaplamıştı.

Tavaftaydım. Bir yandan bunları düşünürken, bir yandan yürüyordum. Zamanı kaçırmak istemiyordum. Zamanı kovalar gibi hızlı hızlı dua ediyordum. Gözlerim de Kabe’deydi. Bir müddet daha düşünüp, zihnimde her şeyi kontrol ettim. Eksik bir şey yoktu galiba. Bu hissim Kabe’nin bir cilvesiydi belki.

Peygamber Efendimiz’in (ASM) Rükn-ü Yemani köşesine geldiğinde söylediği “Rabbena atina” duasını söyledim herkesle birlikte. Hacerül Esved hizasına gelip, elimi kaldırıp “Bismillahi Allahu Ekber” deyip yeniden başladım. Yeniden başlamak ne güzeldi.

Ara sıra göğe bakıyordum. Tam Kabe’nin hizasında dolunay vardı. Gökten bize bakan bir melaike gözüne benzettim dolunayı.

Bir yandan da dua ediyordum. Hepsini kaç defa tekrar etmiştim duaların. Bir yandan da zamanın geçtiğini düşünüyordum. Sanki kafamın içinde hayalî “tik tak”lar vardı. Zamanın geçtiğini kafama her tik tak’ta bir daha vuruyorlardı.

Ruhumun kanmamışlığını, hissettiği eksikliği neye bağlamam gerektiğini bilmiyordum. Aradığımın ne olduğunu bilmiyordum. Ama aradığımı bulana kadar zamanın geçmesine dayanamıyordum. Aradığımı bulduktan sonra zamanın geçmesini, o zamanı da bulduğumu yaparak değerlendirmeyi istiyordum.

Ben zamanın geçmesini istemiyordum ama hızla tavaf eden insanların hareketleri, ve hepsinin birbirine karışıp kulağıma gelen dua sesleri; bir devamlılığın olduğunu, ve zamanın asla durmayacağını söylüyordu. Zaman durmazdı. Öyleyse bir yandan dua etmeliydim. Duamın manasını düşünemesem bile, düşünürken ezberimdeki duaları etmeliydim.

Dualarımı düşündüm. Dualarıma mı bir şey gerekliydi acaba? Dostlarıma akrabalarıma, alem-i İslam’a çok dua etmiştim. İmanımız için, amelimiz için, ihlasımız için bir sürü dualar türetmiştim. Dua kitaplarına da bakmıştım. Gelirken geride bıraktığımız insanların emanet ettiği duaları da unutmamıştım.

Gerçi kafamı karıştıran şeyler de vardı dualarımla ilgili. Allah’tan çok özel şeyler istemek için değişik dualar ederken, neticesinin hayr mı şer mi olduğunu kestiremeyeceğim durumlar mı istemiştim acaba? Yok şöyle olursa, şu da şöyle olabilir diye düşününce, ettiğim duanın sonunda dallanıp budaklanıp hiç beklemediğim neticeler de çıkabilirdi. Allah Allah dedim, dua etmek de mi zorlaşacaktı böyle?

Duamın başka özellikleri olmasını da istiyordum. Duamın hem çok özel olmasını istiyordum. Bu yüzden ince ince dualar geliştiriyordum. Bu sefer de duamın bir külliyete dahil olmamasını yadırgıyordum. Duamın hem çok özel olmasını hem de her şeyi kapsamasını istiyordum galiba.

Bunları düşünürken diğer insanların duaları geliyordu kulağıma. Acaba onların ettiği farklı dualar, benim bu talebime muvafık dualar olabilir mi diye yanımızdan geçen herkesin duasına kulak kabartıyordum. Kimisi grup halinde, kimisi tek başına bağıra bağıra dua ediyordu. Özellikle grupların sesi gür çıktığı için onlara yöneldim. Kimisiyle birlikte tekrarlıyor, kimisini sadece dinliyor ve ardından amin diyordum.

Yine Rükn-ü Yemanî köşesine geldik. Artık kurulmuş bir saat gibi otomatik olarak söylediğim “Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve kına azabennar” duasını herkesle birlikte bir daha söyledim. “Allahım bize dünya ve ahirette hasene ver ve bizi azap ateşinden koru”. Bir an Kuran’da bu duanın geçtiği ayetten önceki ayette, insanların bazılarının sadece dünya iyiliklerini istediğinden ve onların ahiretten hiçbir nasibi olmadığından bahsedildiğini hatırladım.

Sonra bu dua üzerine düşünmeye başladım. Hasene iyilik ve güzellik demekti. Her kalbi hoşnut edecek, belki yükünü hafifletecek iyiliklere hasene diyebileceğimiz gibi; cisim gözümüzle birlikte ruh gözümüzle de hayal ettiğimiz güzelliklere de hasene diyebilirdik. Rıza-yı Bari’ye isal eden salih ameller hiç şüphesiz hasene manasına dahil olduğu gibi, sonunda amale muvaffak olamadığımız halde, ihlaslı niyetlerle yaptığımız başlangıçlar da haseneye dahildi.

Her müminin kalp ve ruhunun tarif ettiği ve istediği hasene farklı olabilirdi. Belki zaaf ve ihtiyacı olan sahalarda gördüğü maddi manevi bir takviye veya ihtiyacının karşılanması da hasene olabilirdi. Kimisi için sahip olamadığı bir şeye sahip olmak. Kimisi için sahip olduğu bir şeyleri bırakmak. Bazıları içinse bir şeyleri veya bir yerleri terk etmek. Daha türlü türlü tanımlar yapabilirdik. Herkesin hasenesi çok farklıydı. İnsanlar adedince böyle farklı haseneler olduğunu hayal edince, bu duanın ne kadar da herkese özel bir dua olduğunu düşündüm.

Dünyada ve ahirette hasene istiyorduk. Ayetin öncesinde Rabbimiz bizi uyarıyordu ki, sadece dünyada değil ahirette de hasene isteyelim. Ahiretin ve dünyanın bizim bilmediğimiz ve aklımıza getiremediğimiz nice haseneleri, güzellikleri de, bu duadaki hasene kelimelerinden hariç olmadığından duanın manası çok genişliyordu. Dünyadan çok farklı ve âli olan ahiret alemini hayal bil edemeyen bizler, ahiretin hasenesini bu duada istiyorduk. Yani kendimize özel kastettiğimiz şeyleri isterken, çok şey de istiyorduk.

Bu dua manasının derinliğine rağmen herkesin kolayca anlayabileceği bir dille ifade edildiği için herkesin rahatça ettiği bir dua idi. Manasındaki müsbetlik nedeniyle de herkesin hem aklının, hem ruhunun hem de kalbinin dikkatini çeken ve kendine rağbet ettiren bir dua idi. Hem manası hem de sünnet olması nedeniyle herkesin okumayı ihtiyar ettiği bir dua idi. Herkesin dilinde olduğu için de ayrı bir şumule sahipti.

Bu duayı tekrar tekrar okudum. Hem duadaki hasene kelimesiyle her şeyi kast edebiliyor olmak bütün duaları içine alan bir vüsat hissetmeme sebep oldu. Hem de kendi alemimdeki haseneleri niyet ederken, başka hiç kimsenin bilmediği ve fark etmediği hususi bir dua etmiş oldum. Elhamdülillah.

Geri döndükten sonra, Kuran’ı açıp baktığımda bu duanın hac ibadetiyle ilgili bölümde zikredildiğini, tam da benim içinde bulunduğum zaman diliminde bu duaya emr edildiğimizi öğrendim. Allah’ım bu dua gibi verdiğin sayısız hasene şükürler olsun dedim.

“Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz. / Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir. / Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. / Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler. / İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir. / Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız” (Bakara 198-203)

gülden güzel arkadaşlarıma;bu gül sizin için

http://www.resimmotoru.com/data/media/31/kirmizi-gul.jpg


Sahte güneşlerde kavrulan gönlümün çatlayan vadilerine, pırıl pırıl gülümseyen bulutlar, gül kokan yağmurlarını usul usul indirse..Mevsimleri alsam kollarımın arasına.. Kışta kalan bütün tohumlar gecelerinde, gülün kırmızı düşünü görse..İçimden kopup toprağa titreyerek düşen her yaprak,hazanımı güle açılan bir yol bilse..


    Bu dünyanın kızgın dalgalarının dehşeti ile parçalanan kıyılarım,bir gül vaktinde Ay'ın yüreğime vuran gölgesinde yetim başlarını okşayan o şefkatli elin merhametiyle onarılsa..Gecenin siyah perçemine karışan yalnızlığımın solgun yüzü, bütün sessizlikleri sızlatan bir sedayla gönül aynalarıma çarpıp kırılsa..Kırılan her parça, yeni bir yüz olup bir gülün sesine dost olsa..


    Gül desem..
    Bu dünyaya dair ne varsa yeni bildiğim, hepsi eskise bir bir içimde.Söğuk bir hançer gibi damarlarımı yırtan isyanlarımı çekip çıkarsam kalbimden..Kan ayan yaralarımın sancısını bir gül yaprağının sıcaklığıyla dindirsem..Sıcak, buhar buhar yükselirken semaya,ufkun ince çizgisine doğru aşkı soluyarak savrulan mahzun bir kum zerresi olsam..Gülün ayağını kaldırdığı yere, ben bıraksam yüreğimi.. Uzun yolların yorgunluğuna sükut eden bir çehreyle,kafesinden kurtulan bir güvercin misali, tutsaklığı ruhumda elesem,ömrümün bir ucundan diğer ucuna dek koşar adım gülün ateş kırmızısı izini sürsem…

    Gül desem..
    Yalanın ve riyanın gökte yıldızların ışığını söndürdüğü,mum ışığına sürgün düştüğüm vakitleri unutsam..Karan lık zincire vurulsa önce yedi yerinden, sonra eriyip aksa gözlerimden.Gül gölgelerinde oluk oluk kandiller yansa mehtabın titreyen gamzesinde..
    Puslu çöllerin susuz feryadına bulansam içimin sessiz çığlıklarını..Bir akşam yıldızı duysa iniltilerimi de İnse, göklerden simleri dökülmüş gecenin gerdanına..Gül adında bir ışık saçsa ruhumun girdabına..
    Artık hüzün şarkılarını söylemekten vazgeçse iklim..Şiir şiir bir özlemi taşısa ellerim.Her ıslandığında bir gülü büyütse içinde gözlerim..


    Gül desem..
    Taif'e gitsem.Atılan taşlara bir perde olup gerilsem.Sevr mağarasında kanatlanmayan kuşun kanadında bir tüye dönsem..Mağarayı kapatan örümceğin ağındaki bir ilmeğe ersem.


    Gül desem..
    İntizarımda kapanmayan gözlerime gül tozundan sürmeler çekilse,kalbimin surları gül yaprağından örülse.Gönlümün kabuk bağlayan yanıklarına gül adında bir merhem sürülse.
    Çehrelerin engebeli yollarına gülden bahçeler döşense..Her bahçede güle tutkun bir bülbül ötse.Kuş yavruları sımsıcak gülden hikayelerle ısınsa..
    Gül taşıyan çağlayanlar süzülse parmaklarımdan, topraktan gül devşiren düşlerime..sokaklar,solgun ışıklar,yakamozlar gül koksa..Caddele rde ağaçlar,pencerelerde saksılar gül koksa..Demir parmaklıklar gül dalından yapılsa,onlar da baharda gül diye açsa..
    Ayaz gecelerin kuytusunda,uykuyu bekleyen dertli gözlere, gül yudumlayan ninniler asude uykular taşısa.


    Gül desem..
    Gül renginde katmer katmer açılan guruptan ruhuma dökülse melekler.demet demet gül rayihasında sallansa bütün beşikler…Bir kuşluk vakti gül adında bir sızı düşse yüreğime..Kabaran denizler gül diye çıldırsa..Silkelense gök maviliğinden.Gül yağınca semadan ızdırabım inşiraha dönüşse..
    Gül desem..
    Hasretinin soğuğunda kırağı vuran çiçeklerim dirilip gürbüzleşse.Günahlarımın karasına boyanan kanım, gül renginde temizlense...Ağır aksak yürüyen vicdanıma can gelse..Ruhumun viran olmuş bağları bir tutam bahar ışığı ile tazelense..Gülün şefkati ile süslense boynu bükük fidanlarım..
    Buket buket gülle doldurup heybemi, uzak diyarlara ömrünü adayan bir seyyah olsam.Her ülkenin açılmamış paslı kapılarına taze bir gül dalı bıraksam.Gözlerini yazmaya adamış bir hattat olsam.Her harfime bir gül düşürsem.
    Ellerini nakışlarına adayan bir nakkaş olsam..Her nakışıma bir gül sığdırsam.


    Gül desem..
    Güle yazılan bütün yazıları ben okusam.
    Bütün şiirleri ben ezberlesem.Güle adanan nefeslerim tükenene dek, bir gül destanını içinde ömür sürsem.Bütün şakıyan bülbüller sussa..Güle aşkımı ben söylesem.ben anlatsam..
    Dökülse kanlı pasları gözkapaklarının.Kırılsa kapıları gülsüz geçen yıllarımın.İçimi yakıp yıkan rüzgarlar gül sularında durulsa..

    Gül desem..
    Beni bir gül sevse..
    Beni bir gül anlasa…

Ölünce Ölmüşmü Olacağız???

 
ÖLÜNCE ÖLMÜŞMÜ OLACAĞIZ???
> NEFİS BİR YAZI ...YİNE CAN DÜNDAR'DAN!!!!!!!!
>
> Karanlıktaymışlar.
> İki embriyo, bir ana rahminde...
> Her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde...
> Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece...
> Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş.
> Elleri, ayakları belirginleşmiş.
> Gözleri çıktıkça meydana,
> İkisi de çevrede olup biteni fark etmiş...
> Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu...
> Sıcak, ıslak, sevgi dolu...
> 'Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki' demişler, '...bize ne mutlu...'
> Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler.
> Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler.
> Onları besleyip büyüten kordonu fark edince
> O kordonla kendilerini var eden Anne'lerine şükretmişler.
> Sonra başlamış bir varoluş tartışması:
> 'Buraya nereden geldik, biz nasıl olduk' diye sormuş ikizler...
> 'Annemiz' demiş biri, 'O bizi var etti, bize can verdi.'
> 'Ne biliyorsun' diye itiraz etmiş öteki, 'Sen hiç Anneni görmedin
> ki...':
> 'Belki de o sadece zihnimizdedir. Anne inancı bizi rahatlattığı için
> uydurduğumuz bir şeydir.'
> Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler.
> Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler.
> Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların...
> Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın...
> Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek;
> Karanlık bir yolculuk, onları bir başka diyara çekecek.
> '- Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz' diye fısıldamış
> ikizlerden biri efkarla...
> '- Ben gitmek istemiyorum' diye diretmiş öteki; 'doyamadım ki daha
> hayata...'
> '- Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan
> sonra hayat vardır.'
> Sormuş karamsar olan:
> '- Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek. Ondan sonra
> başımıza neler gelecek?'
> Şiirle cevaplamış iyim ser olan:
> 'Birçok giden/ memnun ki yerinden/ çok seneler geçti/ dönen yok
> seferinden...'
> Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış.
> Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış.
> Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar.
> Ve 'ömrümüz bitti' diye çığlık çığlığa ağlaşmışlar.
> Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu,
> Ağlaya ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar.
>
>
> Bu bir CAN DUNDAR Yazısıdır,
>
> hayatı sadece dünyadan ibaret sananlar
> gibi, yaşamlarının sadece ana rahminde olduğunu ve doğunca öleceklerini
> sanıyorlar..
>
> Kimbilir belkide bizde
> yanılıyoruz onlar gibi..
> Ölünce ölmüş değil,
> belkide doğmuş olacaz..
> Nerden bilebiliriz ki!

Duasında Kendini Unutan Adam

Duasında Kendini Unutan Adam - Mehmet Şamil

bir gelincik tarlasına benzeyen gülüşü gizem
bırak da öpeyim yalnızlığını


Sen hiç gelincik gördün mü? Bir kere yapraklarına tutayım dedim, eriyip kaldı ellerimde. O zaman ağlamadığıma ağlarım simdi.

Saklandığım türkülere söylediğim şiirler vardı. Alıp götürsünler diye sesimi sana verdim. Tutanağa geçen sözlerimin sebepsiz bekleyişleri de çâre olmadı yeni türkülerime. Bunun içindir ki güvercin bakışlı olmak heyecan veriyor bana. Bunu biliyor ve ağlamıyorum. Ağlasam ne değişecek? Bunu da bir zarfın üstüne yazarak postalıyorum aşka. Cevabı ilginç olduğu kadar yakıyor yüreğimi: “Bul ve tanış kendinle, hayat sende anlam kazanmadıkça sana verebileceğim bir şey yok.”

Neden kendime yabancı kalmışım diye eğilip topluyorum çiçeklerini hüznün.
Unuttuğum bir şey vardı: akşam olduğunda saatlerce dönüp duran bulutları görünce rüzgâra bırakılmak ve çıkıp gitmek hayalden öte sandığım isimler zincirine. Biliyorum bir gün gelecek ve defterinin arasına bıraktığım her şeyi saksıdaki çiçeğin köklerine bırakacak duasında kendini unutan adam. Çiçek filiz verecek ve aldığı soluğun anlamına varacak. Sen hangi dalında açacaksın çiçeğin?

Dostluğun yarım açılan kapılarından geçip merdivenlerden hızla tırmanan bir postacının elindeki zarfa tutuşan bir kelebek olmayı ne çok istedim. Sitem ve hüzünlerin orta yerinde oturup gözyaşlarını sayan bir çocuk olmak içimi kemiriyor. Kapıyı açtığımda bir tebessüm vermiyor bana eski dostlar. Ben hangi yüzümle tırmanayım mutluluk merdivenine? Bıraktılar âh yazık, çekemediler tesbih tanelerini. Postacımız nergisin bile tahammülü sınanıyor bak!

Ağlayışlarına anlam katamadılar eski sevinçlerimin. Lirik bir şiir diye kalbime kazındı adın. Sana bir ömür gülümseme borcum var diye mahkûmun oldum.

Yazdıklarımın anlamlı olmasını ve tüm yazdıklarımda beni bulmayı istiyorsan bütün yazdıklarımı birbiri ardına okuman yeterlidir demiştim. Hiç kimse doğru dürüst okumadı. Kapının altından bıraktığım dipnotlar benim en büyük itiraflarım oldu. Fakat hiçbir zaman bir şiirle anlatmadım kendimi. Saklandığım şeylerdi mısralarım.

Mektuplarım ve şiirlerim hüznümün paylaşılmaz yalnızlığını vururken kıyıya, akşamları beni düşlerinde bulacak bir kalbim olsun istemiştim. Sebepsiz bir acımaya dönünce satırlar ve bakışlar, söz vaktinde bana susmak düştü hep.
Yüreğinize su serpen bir soluk dahi olsa, her kelime içine bir ateş gibi düştükçe, insanın tutunası gelmiyor hayatın gözbebeğine. Âh... Uzak bir ihtimal değil sokaklarda bir gülün yaprağını yere düşürmek ya da kendi gölgesinden kaçarken yakalanmak kör bir dilencinin donuk bakışlarına. Beni kimler anlayacak diye kaygısının olmaması ne güzel yüreğimin. Yaşayıp gidiyorduk, sanki kalbimi boydan boya çizdirecek ne vardı?

Artık / rüyasına da yenik düşüyor insan. Sabahları kapımda ağlayanın, minareden sarkan serçe kuşunun bir kanadı olsaydım. Âh bir olsaydım! Gideceğim sadece bir pervaz vardı. Hüzünler bir yangını söndürmüyormuş demek. Gittikçe çoğaltıyormuş gökyüzü güllerimde alevlerini.

Ne yazacağını bilmeyen adam, alıp çıktı güneşin saçlarını gizlediği memlekete doğru aşkını. Vuslat vuslat olalı böyle ayrılık görmedi. Yolu ezber bilinen aşklar yürüsün, biz kalkmayalım zamanın durduğu bu masadan.

Ey ülkesi dua kokan günlerin melikesi, sana anlatmak istediğim çâresizliğimin bin dildeki ifadesidir bu. Dua diye ellerimi kaldırsam unutur dilim heybemde fakirliğimi. Îcâza yeltenen sözlerin bilmediği bir akışla akıyorum sana. Bu yüzden dağılıyor duyuşun ritmine mest olan niyaz.

Kendimin tanığıysam dalgınlığımın şevkine zindedir her dem yüreğim. Hüküm sevmekse, ben aşk mahkûmluğu için giydiğim elbiseyi çıkarmam. Bütün sıfatlardan arınarak karşında olmayı da bir erdem sayıyorum. Aşk yarasına kan bedeli istemem. Yeter ki
sükûna ermesin hiç fer/yâdımız.

Bitmesin hücremizde vuslat huzuru.


Galebe çalıyor ruhuma zulmet. Dua ışığına kavuşmak için sevginin gayesine sımsıkı tutunuyorum. Sabah olmadan yine akşama çıkıyorum. Ya Hayy. Bu nasıl cefadır senden gelip sana ulaşamayan. İçimde kızgın bir çöl gibi kanAdıkça susayan…

Göğsüm, arı peteği; ateşe su vuruyor göz göz. Bu hazin ruhumun yok mudur saltanatı. Açık bıraksam uçar gönül kuşu eşiğimizden. Ağrıyan yalvarışta önemi var mıdır seslerimizin? Diz çökmeye gelseydim tülden bir duvara nakışladığım söz, sıcak bir sızıyla dolanırdı ömrüne anlam katan şefkati.

Kendimden geçtim diye kaybettim kimliğimi. Yandım ki ten çölümün her zerresi aşk bulutundan merhamet dileniyor. Vecde gelmez mi zaman?

Kavlimi dara çeken bir sükût bırakmışsın. Ve ben nasıl oluyor da yağmurunu bekliyorum göklerin; kendimi arıyorum senin içinde.



MEHMET ŞAMİL(POSTA KODU AŞK'kitabından)
 

Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!

                            

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
http://img33.imageshack.us/img33/8189/cumarbg.jpg

Yürek nükleer güç merkezidir. Sevdiği zaman sevdigine cennet, sevmediği zaman nefret ettigine cehennem kesilir…

insanın kazanılması ne denli büyük bir saadetse kaybedilmesi de o denli korkunç bir felakettir...

Bir benimle ne çıkar demeyeceksin, baharın haberini karın altında kı
şa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksın...

Kim var diye sa
ğa sola bakmayacaksın, ben varım diyecek ve yürüyeceksin...

önce seveceksin, garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin, sevginin illeti ölümsüz olacak ki sevgin de ölümsüz olsun.

Bir insanın yüre
ğinin aydınlanmasına vesile olduğunda dünyanın tapusunu sana vermişler gibi sevineceksin.

Onu kınamak yerine karanlık yüre
ğine ışık tutacak, sevgiden oltanı gönül ummanına şefkatle atacaksın...

3 days ago

http://mursit-htp5858.spaces.live.com/guestbook

Resûlullahın Veda Haccındaki duâsı       

 

Resûlullah efendimiz, Veda Haccında, "Vedâ hutbesini" bitirdikten sonra Bilâl-i Habeşî hazretleri, ezan-ı şerîfi okudu. Bütün Eshâb-ı kirâm, huzûr ve huşû içinde dinlediler.

Peygamber efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra devesine bindi. Cebel-i Rahme'nin dibine varıp kayaları önüne alıp, kıbleye dönerek vakfeye durdu. Herkesin vakfeye durmasını emretti.

Daha sonra:

"Hayır, ancak ahiret hayrıdır." buyurdu.

Mübârek ellerini göğüs hizâsında kaldırarak, bütün peygamberlerin yaptığı pek fazîletli olan şu duâya başladı. Bizlere, bu şekilde duâ etmemiz için işaret buyurmuş oldu:

"Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O birdir. Eşi ortağı yoktur. Mülk, O'na âittir. Hamd, O'na mahsustur...

Ey Allahım! Kabir azâbından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından sana sığınırım!

Ey Allahım! Rüzgârların getirdiği âfetin şerrinden sana sığınırım! Ey Allahım, gözümde bir nûr, kulağımda bir nûr, kalbimde bir nûr yarat! Ey Allahım, göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır!

Ey Allahım! Kalbe vesvese veren şeytandan, işlerin karışıklığından, kabir fitnesinin şerrinden, gecenin getirdiği şeylerin şerrinden, gündüzün getirdiği şeylerin şerrinden, korkunç rüzgârların getirdiği âfetlerin şerrinden, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet ve belâlarının şerrinden sana sığınırım!

Ey Allahım, sağlığın hastalığa çevrilmesinden, birden bire gelip çatacak azâbından ve bütün gazâbından sana sığınırım!

Ey Allahım! Beni hidâyetine ulaştır. Geçmişimi, geleceğimi bağışla! Ey başvurulacakların en hayırlısı! Kendisinden istenilenlerin en keremlisi, en çok vereni!

Ey Allahım! Sen, sözümü işitiyor, yerimi görüyor, gizli, açık neyim var ise biliyorsun. İşlerimden hiç biri sana gizli değildir. Ben çâresizim, yoksulum. Senden yardım ve eman diliyorum.

Korkuyorum. Kusurlarımı îtirâf ediyorum. Bir çâresiz, senden nasıl isterse, ben de öyle istiyorum. Zelîl bir günahkar, sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle yalvarıyorum.

Yüce huzûrunda boynunu bükmüş, senin için gözlerinden yaşlar boşanan, senin uğrunda bütün varlığını zelîl eden, senin için burnunu topraklara sürten bir kulun sana nasıl duâ ederse, ben de öyle duâ ediyorum!

Ey Rabbim! Duâmı kabûl buyurmaktan beni mahrûm eyleme. Bana Raûf ve Rahîm ol! Ey istenilenlerin en hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!..

Ben, sana her an muhtâcım. Senin ise, bana hiç ihtiyâcın yok. Sen, ancak yaratanım olarak beni bağışlar, affedersin.

Ey duâcıların duâlarını kabûl eden! Ey ümit bağlananların en üstünü! İslâmiyet ve Muhammed (aleyhisselâm) üzerindeki himâyen hürmetine sana yöneliyorum. Benim bütün suçlarımı bağışla! Beni şu durduğum yerden bütün hâcetlerimi yerine getirmiş, dileklerimi ihsân buyurmuş, temennilerimi gerçekleştirmiş olarak döndür!..

Bizler, topluca senin Beyt-i Harâm'ına geldik. Şu büyük Meşâir'de vakfeye durduk. Şu mübârek yerlerde hazır bulunduk. Ümîdimiz, yüce katındaki sevab ve mükâfâta nâil olmaktır. Ümîdimizi boşa çıkarma Allahım!"

Resûlullah efendimiz, bu duâdan sonra vakfe yaptı. Akşam üzeri:

"Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyet'i vermekle râzı oldum” (Mâide sûresi: 3) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu.

Böylece, İslâm dini ikmal bulmuş oldu. Bildirilmemiş, açıklanmamış hiçbir emir, yasak kalmadı. Peygamber efendimiz de vazifesini tamamlamış oldu. Kısa bir müddet sonra da bu fâni dünyadan ayrıldı.

CUMANIZ MUBAREK OLSUN

sevgiyle kalın

June 5
http://img198.imageshack.us/img198/9843/cumatebrigirbg.jpg

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَىٰ وَيَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ ۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagy(bagyi), yeizukum leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

Nahl 90

Sadakallahülazim  / Allah doğru söyledi

http://img194.imageshack.us/img194/9748/kuranrbg.jpg

Sana bir dua eden olsun...

Sen birine dua et..

Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır......

Karanlıkları aydınlatan....

Sana ummadık kapılar açan....

Bilmezsin kimin için etti
ğin duadır.......


Seni böyle ayakta tutan....... can dostlardır

headerphoto


"Dünya çok kısa... Ahiret sonsuz olunca, sonsuzun yanında asırlar bile kısa kalır. Çok kısa küçük hayırcıklar, az bir şey. Asıl hayır ahiret hayrı..."

(02
. 02. 2001 - Avustralya, Esat Coşan Hocaefendi)

"İslâm'a hizmet her Müslümanın görevidir; sadece hocaların, müftülerin, vaizlerin, hafızların değil... Her mü'min, kendi meslek alanında ve kendi eğitim birikim, imkan ve müktesebatı (edindiği bilgiler) miktarınca, elinden geldiği kadar İslâm'a ve Müslümanlara faydalı işler yapmaya çalışmalıdır, bu ağır yükün bir kısmını üzerine almalıdır ki, İslâm payidar olsun, gelişsin, yayılsın, güçlensin. Bunun şerefi, sevabı, mükâfatı çok büyüktür. Rabbim cümlenize bu mazhariyeti (şerefi) nasib eylesin!"

(İslam Dergisi, Halil Necatioğlu,. Mart 1998)

img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpghttp://img104.imageshack.us/img104/9335/allahrazolsunls0.jpg

May 15
sevgi .wrote:

  

♥ İnsanın Bir Eşi Olmalı Ama Adam Gibi ♥

 

İnsanın eşi olmalı, bakarken yüreğinin kabardığı, gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...aşık olduğu bir eşi olmalı!

Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana. Koklamalı saçlarını. Uyuyan eşine şefkatle bakıp, usulca dokunmalı yüzüne, varlığını hissedebilmek için. Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla. Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...kramplar girmeli midesine, onsuzluk aklına geldikçe!

Rüzgar onun kokusunu getirmeli, yağmur onun sesini. Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için. Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği. Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi. Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi. Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli. Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.

Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini, tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu... Güven duymalı, herşeyiyle. Başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli, tüm düşüncelerinden arınmış olarak. Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da...

işte gidiyorum - 3- by karanlikay.

Bir eşi olmalı insanın!!!

Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye başlamalı. Seni şimdiden özledim!!!

Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla. Gözleri yollarda kalmalı ve kapıyı çalmadan açmalı...aşkla karşılamalı, hasretle sarılmalı boynuna, özlemle koklayıp, öpmeli, yıllarca uzak kalmışcasına! Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın, bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında. Verdiği hiç bir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı, daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli. Mutluluk saçmalı etrafına.

Bir eşi olmalı insanın, cennetten köşe almışcasına sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı, çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı!!!


 

May 4
http://img23.imageshack.us/img23/8189/cumarbg.jpg
Dua, dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
 
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu
 
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve 
 
***Kardeşim, sevinin , başlar yüksekte!
 
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
 
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış , ebed bizimdir

Necip Fazıl Kısakürek


Apr. 17